Civil Engineering / İnşaat Mühendisliği
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11147/13
Browse
Search Results
Article Citation - WoS: 2Citation - Scopus: 1Çelik Fiber Katkısının Farklı Boyuna Donatı Oranına Sahip Betonarme Döşemelerin Zımbalama Davranışı Üzerinde Etkileri(2019) Saatci, Selcuk; Yasayanlar, Suleyman; Yasayanlar, Yonca; Batarlar, BaturaySunulan çalışmada her iki yönde birbirine dik 0,004 (D1 serisi) ve 0,002 (D2 serisi) oranında boyuna donatıiçeren 2150x2150x150 mm boyutlarında iki grup betonarme döşeme, hacimce %0, %0,5, %1 ve %1,5oranında çelik fiber katkısı içeren beton karışımlarıyla dökülmüştür. Üretilen toplam sekiz döşeme ortanoktalarından statik yük altında test edilmişlerdir. Çelik fiber katkısı olmayan numunelerde yüksek boyunadonatı oranına sahip döşeme boyuna donatısında akma gerçekleşmeden gevrek bir şekilde zımbalamagöçmesi oluşurken düşük boyuna donatı oranına sahip döşeme zımbalama gerçekleşmeden önce çok dahasünek bir davranış göstermiştir. Çelik fiber katkısı her iki boyuna donatı oranında da iki kata varan oranlardazımbalama dayanımı artışlarına sebep olmuştur. Ancak D1 serisi döşemelerde çelik fiber katkısı maksimumyer değiştirmeleri önemli ölçüde arttırırken D2 serisinde maksimum yer değiştirmelerde önemli bir farkoluşmamış, bu döşemelerin yer değiştirmesi boyuna donatının akması tarafından kontrol edilmiştir. Çelikfiber katkısı oranının arttırılması D1 serisi döşemelerde dayanımın ve maksimum yer değiştirmelerinartmasına sebep olurken, D2 serisi döşemelerde %1'in üstü çelik fiber katkı oranları davranışta önemli birfark oluşturmamıştır. Yapılan deneyler Kritik Kesme Çatlağı Teorisi kullanılarak analitik olarakmodellenmiş ve bu tip modelleme ile ilgili bazı iyileştirmeler önerilmiştir.Research Project Çimento esaslı sensör üretimi(TÜBİTAK - Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, 2013) Teomete, Egemen; Erdem, Tahir KemalDepremler, malzeme bozulmaları ve diğer çevresel etkiler, yapıların performansını olumsuz etkiler. Yapı sağlığının izlenmesi can ve mal güvenliğini sağlamak için önemlidir. Gerinim pulları, yapı elemanlarının yüzeylerinden ölçüm alabilmekte, içinden ölçüm almak zor olmaktadır. Gerinim pullarının dayanıklılığı düşüktür, bu nedenle kısa süreler için kullanılabilinir. Gerinim pullarının pahalı olmaları çok sayıda kullanılmalarının önünde engeldir. Bu çalışmada, karbon ve çelik lifli, farklı lif uzunluğu ve lif hacimsel oranlarına sahip 46 farklı çimento matrisli karışım tasarlanmıştır. Basınç, yarmada çekme ve çentikli eğilme testleri ile, birim şekil değiştirmeye ve çatlak uzunluğuna en duyarlı karışım Çimento Esaslı Sensör (ÇES) olarak belirlenmiştir. Sıcaklığın ve nemin ÇES elektriksel direnci üzerindeki etkisi belirlenmiştir. Yükleme hızının ve nemin elektriksel direnç değişimi – birim şekil değiştirme ilişkisine etkileri araştırılmıştır. ÇES’in sensör özellikleri olan duyarlılık ve doğrusallık değerleri tespit edilmiştir. Elektrik akımının birim şekil değiştirmeye dik olduğu çapraz yükleme durumunun elektriksel direnç değişimine etkisi belirlenmiştir. Birim şekil değiştirme ve çatlak uzunluğu ile elektriksel direnç değişimi arasındaki mekanizmalar aydınlatılmıştır. ÇES içindeki aktif maddelerin zaman içinde birim şekil değiştirme -elektriksel direnç değişimi arasındaki ilişkiye ve elektriksel dirence etkisi belirlenmiştir.Research Project Moment aktaran mevcut çelik çerçeve kiriş kolon birleşimlerinin deprem davranışlarının cam elyaf takviyeli kompozit malzemeler kullanılarak geliştirilmesi(2010) Eğilmez, Oğuz Özgür; Dönmez, Cemalettin; Tanoğlu, Metin[No Abstract Available]Research Project Değişken sönümleme katsayılı amortisörlerin deprem simülasyonu ile üç katlı bir yapıya olan etkisinin değerlendirilmesi(2010) Turan, Gürsoy; Aydın, ErsinBu çalışmada deprem etkisi altında üç katlı bir model yapının yarı aktif olarak kontrollü dinamik davranışı deneysel ve teorik olarak araştırılmıştır. İlk olarak tek yönlü deprem simülatörü üzerine boyutları normal ölçülere göre indirgenmiş üç katlı çelik yapı inşaa edilmiştir. Seçilen model yapının dinamik karakteristikleri önce teorik olarak belirlenmiş daha sonra deneyler ile bulunarak, sonuçların uyumluluğu gözlenmiştir. Yapıyı yarı aktif olarak kontrol edecek olan amortisör, yatlarda kullanılan bir dümen pistonu modifiye edilerek ve bir deşarz hattı eklenerek imal ettirilmiştir. Eklenen deşarz hattına yerleştirilen bir vana ve bu vananın üstüne vanayı kontrol edecek bir step motor monte edilmiştir. Tasarlanan amortisör yarı aktif bir sönümleyici olarak yapının birinci katı ile zemin arasına yerleştirilmiştir. Bu işlemden önce tasarlanan sönüm elemanının matematik modelinin kurulması için amortisör deneyleri yapılmış ve matematik model ortaya çıkarılmıştır. Kontrol işlemi, deşarz hattı üzerindeki vananın açıklığının değiştirilmesi ve bu değişime göre sönümleyici amortisörün sönüm katsayısının değişimi ile gerçekleştirilmiştir. Model yapının deprem etkisi altındaki davranışı amortisörsüz ve amortisörlü olarak deneyler ile test edilmiştir. Ayrıca, amortisörün sönüm özelliği sabit tutularak da deneyler yapılmış ve sonuçlar teorik hesap değerleri ile karşılaştırılmıştır. Yapılan deneyler ve sayısal analizler göstermiştir ki, yarı aktif kontrol edilen amortisör model yapının deprem davranışını oldukça iyileştirmektedir.Research Project Modal deney yöntemi ile betonarme yapılarda taşıyıcı çerçeve bölme duvar etkileşiminin incelenmesi(2010) Dönmez, Cemalettin; Altınkaya, Mustafa Aziz; Aktaş, Engin; Özen, SerdarBu çalışmada ana amaç betonarme çerçeve dolgu duvarlı sistemlerde çerçeve dolgu duvar etkileşimiyle sistemin dinamik değişkenlerinin nasıl değiştiğini ortaya koymaktır. Bu amaçla modal analiz yöntemleri kullanılmıştır. Ülkemizdeki mevcut yapı stokunun çok büyük bir kısmı betonarme çerçeve ve delikli kil tuğladan yapılmış dolgu duvarlara sahip yapılardan oluşmaktadır. Günümüze kadar olan depremler bu yapıların tipik olarak deprem yükleri altında yetersiz olduklarını göstermiştir. Bu sebeple mevcut yapıların nasıl güçlendirileceği konusunda yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Son yıllarda bu yapıları mevcut dolgu duvarları kullanarak güçlendirme konusunda artan bir ilgi oluşmuş ve bir grup yöntem şartnameye kadar girmiştir. Konu hakkında alternatif yöntemler geliştirme çabaları sürmektedir. Sunulan çalışmada ilk olarak modal analiz yöntemlerine hakimiyet sağlamak amacıyla bir grup modal analiz yöntemi üzerine çalışılmıştır. Akabinde modal deney tasarımı ve uygulaması konusunda tecrübe elde etmek için dört farklı basit sistemin ilk kısımda çalışılan modal analiz yöntemlerini kullanarak dinamik değişkenleri belirlenmiştir. Asıl hedef olan betonarme çerçeve dinamik değişkenlerinin izlenmesi amacıyla dört adet tek açıklıklı, dört katlı, 1/5 ölçekli çerçeve imal edilmiştir. Çerçeveler kat sevilerinde uygulanan yükler vasıtasıyla ters üçgen yüklemeye maruz tutulmuş ve kademeli olarak önceden hedeflenen ötelenme seviyelerinde hasarlar verilmiştir. Her hasar seviyesinde modal deneyler yapılmış ve sistem dinamik değişkenlerinin kestirilmesi için gerekli veriler alınmıştır. Verilerin işlenmesi sonucu dolgu duvarların çerçevelerin hakim frekanslarını çok yükseltmekle kalmayıp hasar sonrası davranışı da ciddi şekilde değiştirdiği gözlenmiştir. Dolgu duvarlı sistemlerde artan hasarla birlikte ötelenmeler ilk kata yoğunlaşmakta ve bu katta ağır hasara sebep olmaktadır. Çerçevelerin frekanslarının artan hasar ile birlikte düştüğü fakat özellikle moment çerçevelerinde modal şekillerin ciddi bir değişikliğe uğramadığı gözlenmiştir. Dolgulu çerçevelerde birinci mod harici görece ciddi bir değişim gözlenmiştir. Çalışmada ayrıca modal yöntemleri kullanarak mevcut bir yapının dinamik değişkenleri belirlenmiştir.Research Project Kumlarda ve stili kumlarda suvılaşmanın ve sıvılaşma sonrası direncin belirlenmesinde sarsma tablası deneyleri(2012) Ecemiş, NurhanSıvılaşma, suya doygun gevşek zeminlerin deprem veya sismik bir hareket sonucunda danelerinin birbirleri olan temasının kaybolması ve boşluk suyu basıncının artması olayıdır. Yapılan literatür araştırmasına göre, ilk sıvılaşma sonrası zemin tekrar aynı büyüklükteki sismik yüklemeye maruz kaldığında rölatif sıkılık fazlasıyla artsa dahi sıvılaşma direncinde azalma veya çok az bir artış olur. Zeminin ilk sıvılaşma ve sıvılaşma sonrası direncindeki azalmanın nedeninin sadece daneler arası temas yoğunluğuna bağlı olmadığı aynı zamanda zeminin konsolidasyon karakterine bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu proje ile eşdeğer boşluk oranının ve konsolidasyon katsayısının sıvılaşma ve sıvılaşma sonrası direnç üzerindeki etkilerine 1-g salınımlı laminer kutu (1.8x0.65x1.5m yükseklik) kullanılarak yapılan sınırlı sayıdaki sıvılaşma deneyleri ile açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Bu proje kapsamında yapılan çalışmalarda, temiz kum ve %15 silt muhtevası içeren siltli kumlarda art arda bir seri sarsma tablası deneyleri gerçekleştirilmiştir. Her bir sarsma tablası deneyi öncesinde yapılan koni penetrasyon deneyleri (CPT) ile zeminin derinlik boyunca değişen rölatif sıkılığı ve sıkışabilirliği belirlenmiştir. Birinci sıvılaşma deneyinden sonra rölatif sıkılık çok arttığı halde ikinci sıvılaşma direncinde çok büyük bir artış olmamıştır. Ancak konsolidasyon katsayısının (cv) belirli bir limit değerinden sonra zeminin birinci, ikinci ve üçüncü sıvılaşma dirençlerinde büyük bir artış olduğu gözlemlenmiştir.Research Project Karaburun Yarımadası’ndaki deniz suyu girişimi ve denize boşalımının hidrojeolojik çalışmalar ve matematiksel modelleme İle araştırılması(2016) Baba, AlperKaraburun Yarımadası hidrojeolojik açıdan oldukça karmaşık bir yapıda olup, su tutma ve iletme potansiyeline sahip karstik kireçtaşları, çatlaklı volkanik kayaçlar ve kıyı akiferleri gibi farklı tipte yapıları içermektedir. Aşırı çekime bağlı olarak kıyı akiferlerinden elde edilen suların büyük bir bölümünde deniz suyu girişimi nedeni ile tuzlanma problemleri gözlenirken, yarımadadaki bazı bölgelerde de yeraltı sularından denize doğru bir boşalım olmaktadır. Bu nedenle, Karaburun yarımadasındaki kıyı akiferlerinde gözlenen tuzlanmanın araştırılması, denize boşalan tatlı suların tespit edilmesi, kıyı akiferlerindeki deniz suyu girişiminin matematiksel modellenmesi, hem yöre halkının su ihtiyacının güvenilir olarak sağlanması, hem de bölge turizminin ve tarımsal üretiminin geliştirilmesi için son derece önemlidir. Karaburun Yarımadası ve çevresinde yeraltı suyu potansiyelinin araştırılmasına yönelik yapılan çalışmalar son derece azdır ve lokal ölçektedir. Özellikle, çalışma alanında ayrıntılı bir hidrolojik, hidrojeolojik ve yapısal jeolojik durum tespiti yapılmamış ve akiferlerin özellikleri ve deniz ile olan ilişkileri (girişim ve boşalım) araştırılmamıştır. Buna ek olarak, bölgede deniz suyu girişimine bağlı olarak tuzlanma problemleri yaşayan kıyı akiferleri için kapsamlı bir matematiksel modelleme araştırması yapılmadığı da tespit edilmiştir. Bu noktalardan hareketle, bu proje kapsamında Karaburun Yarımadası?ndaki su kaynaklarının sürdürülebilirliği için aşağıda belirtilen çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Proje kapsamında (i) sondaj çalışmaları ile alandaki akifer seviyeleri, akiferin litolojik özellikleri, akiferin altında ve üstünde yer alan litolojik birimler ve tektonik hatların hidrojeolojik özellikleri tespit edilmiş (ii) Karaburun yarımadasındaki yeraltı suyu kaynaklarının kalitesinin tespiti yapılmış; (iii) denize boşalan kaynaklar belirlenmeye çalışılmış (iv) özellikle Ildırı ve Karareis bölgesindeki kıyı akiferleri için deniz suyu girişimini dikkate alan değişken yoğunluklu yeraltı suyu akım modellemesi yapılmış, (v) deniz suyu girişiminin etki alanı, etki şiddeti, bölgedeki mevcut ve ileride açılması düşünülen içme suyu kuyularındaki tuzluluğun azaltılmasına ilişkin analizler yapılmış ve (vi) elde edilen veriler ışığında Karaburun yarımadasındaki su kaynaklarının etkili kullanımına yönelik önerilerde bulunulmuştur. Elde edilen verilere göre, inceleme alanında yüzlek veren Paleozoik ve Mesozoyik yaşlı karbonatlar oldukça karstik bir özellik kazanmıştır. Bu birimler içinde, polye ve uvala şeklinde karstik yapılar bulunmaktadır. Bölgede yer alan karstik yapılar tektonik kontrollüdür. Tektonik zonlar DB ve KKD doğrultuludur. Bu alandaki kaynakların ortalama debisi 420 lt/sn?dir. Bu kaynakların çevresinde bulunan kuyulardan yaz aylarında yaklaşık 200 lt/sn su elde edildiği ve aşırı çekim sonucunda kuyu sularında tuzlanmaya neden olduğu saptanmıştır. Yaz aylarında kuyu sularında yapılan elektriksel iletkenlik ölçümleri 3000 µS/cm değerlerini aşmaktadır. Kuyulardaki aşırı çekim, aynı zamanda kaynakları da etkilemekte olup Ildırı ve Karareis bölgelerinde matematiksel modelleme sonuçları ile doğrulanmıştırResearch Project Türbülansın askıdaki katı maddenin çökelme hızına etkisinin deneysel olarak araştırılması(2018) Elçi, ŞebnemTürbülanslı akımlarda düşey yönde akı nispeten küçük olsa da, gözlenen biyolojik ve kimyasal değişimlerin açıklanmasında büyük önem taşır. Yüzeysel akımlarda hem karışım hem de askıdaki katı madde modellenmek istendiğinde türbülansın hem karışıma, hem de askıdaki katı madde çökelme hızına etkisinin gerçekçi olarak tanımlanması gerekmektedir. Literatürdeki mevcut denklemler türbülanslı akımın özelliklerini ve etkisini hesaba katmadan parçacık çökelme hızını tahmine yöneliktir, o yüzden de eksik kalmıştır. Bu eksikliği gidermek üzere deneysel bir düzenek tasarlanmış, ve farklı dane boyutlu parçacıklar bir tanka bırakılarak parçacığın çökelme hareketi video ile kaydedilerek sonrasında görüntü işleme tekniği ile çökelme hızları belirlenmiştir. Deneyler esnasında belli derinliklerde 10 MHz akustik Doppler akım ölçer ile akım ölçümleri yapılmış ve akım verileri analiz edilerek akımın türbülans karakteristik bilgileri hesaplanmıştır. Parçacığın akım ölçer probunun yanından geçtiği anın 2 saniye öncesi ve sonrası türbülans karakterizasyonunda kullanılmıştır. Sonraki aşamada türbülans şiddeti, parçacık çökelme hızı ile ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. İki farklı motor devir hızıyla yaratılan türbülanslı akım koşullarında dane boyutu 2?den küçük ve 2?den büyük olma durumuna göre çökelme hızının laminer akıma göre farklı davranış gösterdiği gözlenmiştir. Düşük motor devir hızıyla yaratılan türbülanslı akım, dane boyutu 2 mm?den küçük parçacıklara laminer akımda gözlenen çökelme hızlarını ortalama %49 arttırarak etki ederken, daha büyük parçacıklara arttırıcı etkisi olmadığı ve çökelme hızlarının laminer akımda gözlenen çökelme hızlarına benzer olduğu gözlenmiştir. Motor yüksek devir hızıyla çalıştırıldığında ise, dane boyutu 2 mm?den küçük parçacıklara çökelme hızının ortalama %36 arttırarak etki ettiği, ama daha büyük parçacıklarda çökelme hızını azaltıcı bir etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Deneysel çalışmalar, tek bir dane boyutu için farklı derinliklerde ve farklı türbülans koşullarında gözlenen çökelme hızları ve deneyler esnasında yapılan hız ölçümlerinden elde edilen türbülans kinetik enerjilerinde bazı mesafe ve dane boyutları için benzer oranlar olduğunu göstermiştir. Ancak türbülans kinetik enerjileri ve akım hızları arasında oransal bir ilişki olduğunu tüm ölçümlerde gözlemlemek mümkün olmadığından genel bir ilişki kurulamamıştır. Deneyler sonucunda elde edilen tüm sonuçlar toplu olarak değerlendirilerek çökelme hızları ve türbülans şiddeti arasında regresyon analizi aracılığıyla tabandan ölçülen farklı mesafelerde bir ilişki kurulmaya çalışılmıştır. Analiz sonucu regresyon belirleme katsayısı R2 değeri oldukça düşük de olsa, türbülans şiddetinin ivme ve dane boyutundan bağımsız olarak artışı ile çökelme hızı bu artış göstermiştir. Deneyleri takiben sayısal model ile parçacık çökelme hızının laminer akımda ve farklı türbülanslı akım koşullarında simülasyonu gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla Fluent modelinde Lagrangian dağınık faz alt modeli uygulanmıştır. Laminer akım için deneysel ve sayısal modellerde benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ancak türbülanslı akım koşullarında parçacık çökelme hızı modellendiğinde, deneylerde gözlenen çökelme hızındaki artışın modellenen çökelme hızı değerlerinde gözlenemediği görülmüştür. Bu gözlemler doğrultusunda Fluent modelinde parçacık çökelme hızının hesaplandığı förmüllerde kullanıcı tanımlı fonksiyon yazılarak, türbülans şiddetinin çökelme hızının hesabında kullanılması sağlanmıştır. Sonuç olarak bu yaklaşımla türbülanslı akım koşullarında daha gerçekçi hızlar hesaplandığı düşünülmektedir. Özellikle erozyon etkisiyle askıda katı madde miktarının fazla olduğu baraj göllerinde su alma yapısının askıdaki katı maddeyi dışarıda bırakacak şekilde yeniden tasarımında ve nehirlerde köprü ayakları için koruma yapılarının tasarımında kullanılan modelleme yaklaşımlarının akım türbülans karakteristiğini içerecek şekilde yeniden yapılandırılması daha iyi sonuçlar verecektir.Article Çanakkale-Ayvacık deprem fırtınasının (14 Ocak-20 Mart 2017) sismik kaynakları(Eskişehir Teknik Üniversitesi, 2018) Sözbilir, Hasan; Uzel, Bora; Sümer, Ökmen; Eski, Sümer; Softa, Mustafa; Tepe, Çiğdem; Özkaymak, Çağlar; Baba, AlperBu çalışmada, 14 Ocak 2017 ile 20 Mart 2017 tarihleri arasında Çanakkale-Ayvacık çevresinde meydana gelen depremlerin (Mw=5.3 ve daha küçük 1000’e yakın deprem) sismik kaynakları Şubat-Mart 2017 tarihleri arasında yapılan saha çalışmalarıyla 1/25.000 ölçeğinde haritalanmış ve ilgili faylarda kinematik analiz çalışmaları yapılmıştır. Haritalama çalışmalarımıza göre, oluşan depremlerin sismik kaynağı olan Tuzla Fayı’nın toplam uzunluğu (deniz altındaki uzantısıyla birlikte) 25 km’ye erişir ve Çamköy ile Paşaköy segmenti olarak adlandırılan iki segmentten yapılıdır. 15 km uzunluğundaki Çamköy segmenti, Tuzla Köyü’nün kuzeybatısındaki sahilden itibaren güneydoğuya doğru Tamış köyü güneybatısına kadar haritalanmıştır. 10 km uzunluğundaki Paşaköy segmenti ise, Kolfay Köyü’nden başlar ve güneydoğuya doğru Behram Köyü doğusunda Edremit Fayı ile birleşir. Şimdiye kadar oluşan depremlerin önemli bir bölümü KB-GD uzanımlı Tuzla Fayı’nın deformasyon zonu boyunca ve fayın düşen bloğu üzerindeki Tuzla Köyü ile Assos arasındaki bölgede meydana gelmiştir ve Tuzla Fayına ait Çamköy segmentinin kırıldığını göstermektedir. Henüz kırılmayan Paşaköy segmenti ise Mw=6.18büyüklüğündeki bir deprem üretme potansiyeline sahiptir. Tarafımızdan yapılan haritalama çalışmalarına göre, iki segmente ait fay kolları Tamış Köyü güneyinde birbirine oldukça yaklaşmış bulunmaktadır. Tuzla Fayına ait iki segmentin birleşerek tek bir deprem üretmesi halinde, Mw=6.7 büyüklüğündeki bir depreme karşılık gelen enerjinin açığa çıkabileceği öngörülebilir. Depremlerin zaman ve mekân içerisindeki dağılımları ve büyüklükleri, tek bir ana şoka bağlı olarak gelişmediklerini, birbirine paralel-yarı paralel fay kollarının birbirini tetiklemesi sonucunda oluşan bir deprem fırtınası özelliği taşıdıklarına işaret etmektedir. Bu durum, Çamköy segmentinin birbirine bağlı sintetik ve antitetik nitelikli çok sayıda fay parçası içermesinden kaynaklanmaktadır. Bu fay kollarına ait kinematik veriler, Tuzla Havzası’nın KD-GB doğrultusunda gelişen çekme kuvvetleri etkisinde şekillendiğini göstermektedir.Article Citation - Scopus: 1Assessment and Transport of Sediment-Bound Estuarine Contaminants(Springer, 2015) Work, P. A.; Haas, K. A.; Warren, D. A.; Elçi, ŞebnemEstuaries and coastal bays frequently receive anthropogenically sourced contaminants. Many of these contaminants (e.g. most metals) have low solubility and tend to sorb to sediment particles, so that sediment transport driven by fluid mechanics becomes an important part of the contaminant transport problem. The chosen strategy for mitigation of the contaminant(s) will depend on the potential for migration away from the affected region, or the build-up of concentrations within the receiving area if loading rate exceeds decay or transport rates, and the potential impact on environmental and human health both within and outside the receiving area. Two case studies are considered here in which data describing instantaneous contaminant concentrations in estuarine environments were acquired via field sampling. Both sites feature estuaries dominated by tidal forcing, with smaller, adjacent upland regions also impacted. Metals, particularly copper and lead, are the primary focus in each case. Contaminant transport processes, including diffusion, advection, and bioturbation, are treated together to develop analytical and numerical solutions for time-dependent contaminant concentrations using a spatially varying, time-dependent, effective diffusion coefficient that is influenced by local surface water flow speeds. Different initial, boundary, and loading conditions are considered to illustrate the relative importance of the various transport processes. Implications of future contaminant loading and sea level rise scenarios are demonstrated and discussed.
