Master Degree / Yüksek Lisans Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11147/3008
Browse
28 results
Search Results
Master Thesis Oküler Yüzey Skuamöz Hücreli Neoplazilerin Erken Tanısında Optik Spektroskopi Tekniklerin Potansiyelinin Araştırılması(2025) Çavuş, Ali Özenç; Güler, Günnur; Onay, Melis PalamarOküler yüzey skuamöz hücreli neoplazi (OYSHN), göz yüzeyinde skuamöz epitel hücrelerinin anormal büyümesini içeren geniş ve çeşitli bir hastalık spektrumunu kapsar. Bu hastalıklardan bazıları konjonktival intraepitelyal neoplazi (CIN) veya oküler yüzeyin skuamöz hücreli karsinomudur (SCC). OYSHN hastalıkları arasında, SCC nadir görülen (rare disease) bir kanser çeşidi olmasına karşın CIN en yaygın görülen konjonktival neoplazidir. CIN gözün epitel tabakasını etkileyen fakat epitel bazal membranı aşmayan konjonktiva epitel hücre displazisidir. OYSHN hastalığının teşhis ve tedavi yöntemleri arasında en sık kullanılan yöntem, lezyonu tespit edebilmek için, floresan, lizamin yeşili veya rose bengal kullanılarak yapılan oftalmik muayene yöntemidir. Son yıllarda, ön segment Optik Koherans Tomografi tetkikinin kullanıma girmesiyle tanıda yardımcı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak, bu prosedürlerin uygulanmasında ve değerlendirilmesinde uzman kişilere gereksinim duyulması, invaziv olması, boyama ve etiketleme gerektirmesi, maliyetinin yüksek olması, sonuçlarının ve raporlarının uzun vakit alması gibi dezavantajları bulunmaktadır. Buna karşın, optik spektroskopi (FTIR, Raman) tekniklerinde kullanılmak üzere oluşturulan olan protokoller/yöntemler hızlı, hassas, düşük maliyetli, etiketsiz (label-free), az miktarda numune gerektirmesi (2-5 uL), sarf malzemeye ihtiyaç olmadan ve numune hazırlamaya gerek kalmadan veya zahmetsizce kısa numune hazırlığı ile kullanımı kolay olması gibi birçok avantajlara sahiptirler. Bu çalışma, hastalığın tanısında ve erken teşhisinde titreşim spektroskopisi ve çok değişkenli istatistiksel analizlerin kullanımını desteklemektedir. Bu çalışmada oküler yüzey skuamöz hücreli neoplazi hastalarından alınan gözyaşı sıvılarının moleküler içeriklerinin sağlıklı bireylerin gözyaşı sıvılarından farklı olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Oküler yüzey skuamöz hücreli neoplasi, İnsan gözyaşı sıvısı, Kızılötesi spektroskopisi, Raman spektroskopisiMaster Thesis Daha Etkili Aşı, Anti-viral Molekül, Survilas Geliştirilmesi için Rekombinant ve Rekombinant Olmayan Omicron-SARS-CoV2 Alt Soylarının Moleküler Evrimlerinin Biyoinformatik ve İstatistiksel Yöntemler ile Analiz Edilmesi(2025) Arlı, Meliscan; Sezgin, Efe; Eraltuğ, Nur Başak SürmeliCOVID-19'un ortaya çıkmasıyla birlikte SARS-CoV-2 virüsü birçok değişim geçirmiştir ve bunun sonucunda Alfa, Beta, Gama, Delta ve Omikron gibi çeşitli varyantlar ortaya çıkmıştır. Şu anda tespit edilen varyantların hepsi Omikron varyantına aittir ve en yüksek bulaşıcılık ile bildirilen varyant olma özelliğini sürdürmektedir. Bunun yanında, rekombinant suşlar da virüsün evriminde ve genetik çeşitlilik sağlamada önemli bir yere sahiptir. Hipotezimiz, Omikron rekombinant suşlarının ebeveynlerine göre farklı bir evrimsel süreçten geçtiğini popülasyon genetiği ve moleküler evrim analizleri yaparak göstermektir ve bu sayede pandemiye yol açabilecek bu suşlara karşı aşı/ilaç veya sürvilans metotları geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Bu doğrultuda, uygulanan testler ve analizlerden elde edilen bulgulara göre 8 rekombinantın çoğunda negatif seçilimin etkili olduğu görülmüştür. Gözlemlenen mutasyonların çoğu Spike gen bölgesinin RBD kısmındadır ve bunların immün kaçışı sağlayan ve enfeksiyonu etkileyen mutasyonlar olduğu bulunmuştur. Ayrıca, Spike gen bölgesindeki sinonim olmayan değişimlerin ve negatif Tajima, Fu ve Li değerlerinin suşların ortadan kaybolmasına katkıda bulunduğu ortaya çıkarılmıştır. Spike bölgesinin en korunmuş bölgelerden olması ve yapılan analizler sonucunda rekombinant suşlarla ilgili önemli bulgular vermesine dayanarak Spike geninin rekombinant suşlarda aşı/ilaç, sürvilans metotları geliştirmede potansiyel hedef olabileceği öngörülmektedir.Master Thesis FTIR ve CD Spektrometresi Kullanılarak N-bağlı Glikozilasyonun Eritropoetinin İkincil Yapısı ve Konformasyonel Stabilitesi Üzerindeki Etkilerin Araştırılması(2025) Öztürk, Cansel Özen; Güler, Günnur; Güner, Şerife AyazEritropoetin (EPO), böbreklerden salgılanan ve eritrosit üretiminden sorumlu olan 165 aminoasiten oluşan ve dört adet glikanın bağlı olduğu glikoprotein yapıda olan bir hormondur. Rekombinant insan eritropoetini, kronik böbrek yetmezliğinden veya kanser tedavisinden kaynaklanan aneminin tedavisi için terapötik olarak uygulanan bir proteindir. Ancak, EPO'nun üretim süreç ve koşullarında meydana gelen değişiklikler, molekülün glikolizasyon formunun bozulmasına neden olabilir bu da EPO'nun yapısında ve biyolojik aktivitesinde farklılıklara sebep olabilir. Çünkü glikozilasyon profilleri, proteinin hedef reseptörlerle doğru bir şekilde etkileşim kurmasını sağlar ve bu da tedavi etkinliğini doğrudan etkiler. Bu sebeple EPO'nun yapısının bilinmesi, yapısal stabilitesi hakkında bilgi sahibi olunması, tedaviler açısından büyük önem taşımaktadırlar. Bu çalışmanın amacında, EPO'nun N-bağlı glikozilasyon ve deglikozilasyon formunun, yapıda meydana getirebileceği yapısal ve konformasyonel değişikliklerin incelenmesi, Fourier Dönüşümlü Kızılötesi (FT-IR) ve Dairesel Dikroizm (CD) Spektroskopisi teknikleri yardımıyla gerçekleştirilmesi vardır. FT-IR ile proteinin ikincil yapısı aydınlatılıp, termal stabilite ve H/D değişimi analizleri yapılırken, CD spektroskopisi ile proteinin katlanması, sekonder yapısı ve termal stabilite analizleri yapılacaktır. Analizler sonucunda, farklı formların EPO'nun yapısal bütünlüğü üzerindeki etkilerinin aydınlatılması hedeflenmektedir. Ayrıca, elde edilen verilerin, Eritropoetinin tedavi etkinliği üzerinde yeni biyoteknolojik yaklaşımlar için temel oluşturması beklenmektedir.Master Thesis Oligomerik Amiloid-beta için Hesaplamalı Nanokor Tasarımı(2025) Elmacı, Sümeyla Ceren; Uyar, ArzuAlzheimer Hastalığı, hücre içi Tau proteinlerinin ve hücre dışı Amiloid-β (Aβ) proteinlerinin birikimi ile oluşan nörodejeneratif bir hastalıktır. Amiloidojenik hipoteze göre, Aβ40 ve Aβ42 proteinlerinin, özellikle daha nörotoksik olan Aβ42'nin birikimi bu hastalığa sebep olmaktadır. Son yapılan çalışmalara göre tetramerden itibaren daha üst seviyedeki oligomerlerin olgun fibrillerden daha nörotoksik olduğu bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi'nin (Food and Drug Administration-FDA) onayladığı birkaç anti-amiloid beta antikorları monomerden fibrillere kadar farklı agregasyon seviyelerindeki Aβ ile etkileşime geçmesine rağmen, bilinen herhangi bir nanokor ile tedavi yöntemi yoktur. Bu tez kapsamında, Aβ42 oktamerine bağlanabilecek olan nanokorların hesaplamalı yöntemlerle tespit edilmesi hedeflenmiştir. İlk aşamada, Aβ42 ile etkileşime girdiği bilinen üç farklı enzimden 40 farklı nanokor hesaplamalı yöntemlerle üretilmiştir. Bu nanokorlar, Temel Bölge Tarama Analizi, Peptit Atlas veri tabanı ve AbNativ yönteminden elde edilen bilgilere dayanarak tasarlanmış ve SWISS-MODEL ve AlphaFold3 kullanılarak modellenmiştir. Oktamere bağlanma afinitesini anlamak için lokal kenetleme stratejisi (ClusPro) kullanılmış ve her bir nanokor kompleksinin en iyi üç bağlanma enerjili pozu alınarak toplamda 120 farklı nanokor-oktamer kompleksi elde edilmiştir. Elde edilen 120 kompleks yapının sıralaması yerleştirme skoru, toplam tuz köprüleri, toplam sabit arayüz sayısı ve çözücü ile erişilebilen yüzey alanı (SASA) verileri kullanılarak belirlenmiş olup aralarından 7 tane nanokor-Aβ42 kompleksi seçilmiştir. Bu komplekslerin oktamere bağlanıp bağlanmadığını doğrulamak için Moleküler Dinamik Simülasyonları uygulanmıştır. Bunlar arasında yalnızca bir nanokor (Nb05), Aβ42 oktamerini tespit etmede potansiyel bir aday olduğunu gösteren umut vaad edici sonuçlar göstermiştir. Bu tez, farklı yöntemlerin entegrasyonu ile nanokor tasarımı için hesaplamalı bir strateji sunmaktadır.Master Thesis NRF2 Aktivatör ve İnhibitörünün Eş-etkilerinin Yeni Bir Organ-çip Modeli Kullanılarak Değerlendirilmesi(2025) Yıldız, Manolya; Okvur, Devrim PesenNormal meme epitel hücreleri MCF10A ile MDA-MB-231, MCF7 ve SK-BR-3 olmak üzere üç farklı meme kanseri hücre hattında, NRF2 aktivatörü ve inhibitörünün kemoterapötik bir ilaç varlığında ve yokluğundaki eş-etkilerini incelemek amacıyla, ortak bir arayüze erişimi olan çok kanallı, özel tasarım bir Çip-Üzeri-Organ modeli geliştirildi. Sistem, hücre tiplerinin mekansal olarak ayrılmasına ve moleküllerin lokal ya da global olarak uygulanmasına imkan sağladı. Difüzyon simülasyonları ve deneyleri, lokal olarak uygulanan moleküllerin hedeflenen kanallar içinde kaldığını doğrulayarak sistemi lokal tedavi çalışmaları için uygun hale getirdi. Alamar Blue canlılık analizleri, bu sistemin 5×10⁵ hücre/ml hücre yoğunluğunda 72 saat boyunca üç boyutlu hücre kültürünü başarıyla desteklediğini gösterdi. NRF2 inhibitörünün lokal, aktivatörün ise global uygulandığı koşullarda ve kemoterapötik ilaçla kombinasyon halinde hücre canlılık yanıtları incelendi. Farklı deney koşullarında gözlemlenen çeşitli canlılık yanıtları, NRF2 modülasyonunun bağlama bağlı etkiler yaratabileceği hipotezini destekledi. Canlılıkta gözlenen artış veya azalış eğilimleri, hormesis ya da iki fazlı doz yanıtı olarak bilinen biyolojik fenomenlerin etkili olabileceğini düşündürdü. Sonuçlar, geliştirilen OOC modelinin, kontrollü üç boyutlu mikroçevre koşullarında farmakolojik ve biyomoleküler etkileşimlerin araştırılması için faydalı bir platform sunduğunu ortaya koymuştur. Bulgular, bu tür sistemlerde doz seçimi ve kombinasyon stratejilerinin önemini vurgulamaktadır. Bu model, gelecekte kişiselleştirilmiş ve hedefe yönelik tedaviler üzerine odaklanan çalışmalar için değerli bir araştırma platformu olma potansiyeline sahiptir.Master Thesis Alkali Ekstraksiyon pH'ının Nohut Protein İzolatlarının Fizikokimyasal Özellikleri Üzerindeki Etkileri(2025) Türkmen, Doğa Güneş; Ceylan, Çağatay; Baysal, Ayşe HandanAlkali ayrıştırma ardından yapılan izoelektrik çöktürme işlemi bitki protein izolatlarının eldesinde yaygınca kullanılan bir yöntemdir. Her ne kadar pH'ın nohut protein izolatlarının çözeltilerindeki etkileri incelenmiş olsa da, protein izolasyonu esnasındaki pH'ın nohut protein izolatlarının özellikleri üzerindeki etkileri üzerine kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Buradan hareketle ekstraksiyon pH'ının (8, 9 ve 10) nohut protein izolatlarının fizikokimyasal ve fonksiyonel özelliklerine etkisi incelenmiştir. Artan ekstraksiyon pH'ı ile köpük stabilitesi, yüzey hidrofobisitesi, parçacık boyutu, ve zeta potansiyelinde artış gözlemlenmiştir. FTIR sonuçları 8 pH'da elde edilen izolatların hem toz, hem de köpük içinde daha yüksek lipit/protein oranına ve lipit peroksidasyon seviyelerine sahip olduğunu göstermiştir. Ancak FTIR ile pH 9 ve 10'da elde edilen izolatlar arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Renk ve köpük morfolojisine bakıldığında ise pH 9'da ekstrakte edilen izolatlar belirgin düzeyde (p<0,05) farklılık göstermekte olup, olası oksidasyon belirtilerine sahip olduğu düşünülmektedir. Örnekler arasında antioksidan aktivitesi, yüzey gerilimi, SDS-PAGE profili ve köpük kapasitesi açısından anlamlı farklılıklar bulunamamıştır (p>0,05). Buna dayanarak alkali ayrıştırma pH'ının nohut protein izolatlarının yapısı ve belirli fonksiyonel özellikleri üzerinde kalıcı etkiler bıraktığı söylenebilir. Yine de bu etkilerin doku iskeleleri, jeller, veya kek gibi gıda modellerinde test edilmesi gerekmektedir.Master Thesis Daha Etkili Aşı, Anti-viral Molekül ve Survilans Geliştirilmesi için Rekombinant ve Rekombinant Olmayan Omicron-SARS-CoV-2 Alt Soylarının Moleküler Evrimlerinin Biyoinformatik ve İstatistiksel Yöntemlerle Analizi(2025) Arlı, Meliscan; Sezgin, Efe; Eraltuğ, Nur Başak SürmeliCOVID-19'un ortaya çıkmasıyla birlikte SARS-CoV-2 virüsü birçok değişim geçirmiştir ve bunun sonucunda Alfa, Beta, Gama, Delta ve Omikron gibi çeşitli varyantlar ortaya çıkmıştır. Şu anda tespit edilen varyantların hepsi Omikron varyantına aittir ve en yüksek bulaşıcılık ile bildirilen varyant olma özelliğini sürdürmektedir. Bunun yanında, rekombinant suşlar da virüsün evriminde ve genetik çeşitlilik sağlamada önemli bir yere sahiptir. Hipotezimiz, Omikron rekombinant suşlarının ebeveynlerine göre farklı bir evrimsel süreçten geçtiğini popülasyon genetiği ve moleküler evrim analizleri yaparak göstermektir ve bu sayede pandemiye yol açabilecek bu suşlara karşı aşı/ilaç veya sürvilans metotları geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Bu doğrultuda, uygulanan testler ve analizlerden elde edilen bulgulara göre 8 rekombinantın çoğunda negatif seçilimin etkili olduğu görülmüştür. Gözlemlenen mutasyonların çoğu Spike gen bölgesinin RBD kısmındadır ve bunların immün kaçışı sağlayan ve enfeksiyonu etkileyen mutasyonlar olduğu bulunmuştur. Ayrıca, Spike gen bölgesindeki sinonim olmayan değişimlerin ve negatif Tajima, Fu ve Li değerlerinin suşların ortadan kaybolmasına katkıda bulunduğu ortaya çıkarılmıştır. Spike bölgesinin en korunmuş bölgelerden olması ve yapılan analizler sonucunda rekombinant suşlarla ilgili önemli bulgular vermesine dayanarak Spike geninin rekombinant suşlarda aşı/ilaç, sürvilans metotları geliştirmede potansiyel hedef olabileceği öngörülmektedir.Master Thesis Proteogenomik Yaklaşımlar Kullanılarak Trueperella Pyogenes Piyolizin Toksinine Özgü Nanokorların Tanımlanması(2025) Fındık, Fatma; Güner, Şerife AyazHayvancılık sektörün başta olmak üzere Trueperella pyogenes enfeksiyonları (mastitis gibi) önemli ekonomik kayıplara yol açmakta ve artan antibiyotik direnci, hedefe yönelik tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bakterinin başlıca virülans faktörü olan Piyolizin, immünojenik yapısı nedeniyle potansiyel bir antikor hedefidir. Nanokorlar, küçük boyutları, yüksek afiniteleri, üstün yapısal kararlılıkları ve kolay üretimleri sayesinde geleneksel antikorlara güçlü bir alternatif sunmaktadır. Bu proje, proteogenomik yaklaşımlar kullanılarak T. pyogenes enfeksiyonlarının tanı ve tedavisinde kullanılabilecek Piyolizin'e özgü nanokorları tanımlamayı amaçlamıştır. Piyolizin geninin çeşitli varyasyonlarda rekombinant ekspresyonu ve saflaştırılması başarıyla gerçekleştirilmiştir. Alpakalar inaktive edilmiş Pyolosin toksini ile immünize edilerek, elde edilen antikor yanıtları ELISA yöntemiyle değerlendirilmiştir. VHH kütüphanesi oluşturmak amacıyla, periferik kan mononükleer hücrelerinden (PKMH) toplam RNA izolasyonu ve cDNA sentezi yapılmış; antijene özgü antikorların proteomik analizi ve nanokor adaylarının seçimi için immünopresipitasyon ve kütle spektrometrisi teknikleri uygulanmıştır. Toplamda Pyolysine özgü 26 nanokor adayı filogenetik olarak analiz edilmiş ve ileri çalışmalar için üç temsilci (NB1, NB2, NB3) seçilmiştir. Seçilen dizilerin biyofiziksel özellikleri in silico olarak değerlendirilmiş ve üretime uygunlukları analiz edilmiştir. NB3 başarıyla üretilmiş ve karakterize edilmiştir. Ancak NB1 ve NB2 nanokorlarının ekspresyonunda çözünmezlik ve agregasyon problemleri gözlenmiş, bu durum yapısal stabilite ile ilgili sorunlara işaret etmiştir. Bu proje, Pyolosin'i hedefleyen nanokorların tanımlanmasında önemli bir ilk adımı temsil etmekte ve nanokor tabanlı hızlı tanı sistemleri ile antimikrobiyal alternatiflerin geliştirilmesi için değerli bir kaynak sağlamaktadır. Elde edilen deneyimler, proteogenomik yaklaşımla farklı patojenlere karşı nanokor geliştirilmesine de ışık tutacaktır.Master Thesis Korunga Tohumundan Elde Edilen Protein ve Peptidlerin Hücresel Toksisite, Bağışıklık ve Bağırsak Geçirgenliği Üzerindeki Etkileri(2025) Güngör, Sevde Nur; Güleç, Şükrü; Büyükkileci, Ali OğuzBitkisel protein kaynaklarının fonksiyonel özellikleri, beslenme bilimi ve sürdürülebilir gıda sistemleri açısından önemli bir araştırma alanı haline gelmiştir. Bu çalışmada, korunga (Onobrychis viciifolia L.) tohumundan elde edilen protein izolatının (SSPI), insan sağlığına yönelik güvenlik profili ve bağırsak bariyer fonksiyonu üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. SSPI'nin sitotoksik etkisi, Caco-2 ve IEC-6 hücre hatlarında MTT yöntemiyle analiz edilmiştir. Alerjenite değerlendirmesi ise makrofaj hücre hattı (RAW 264.7) üzerinden gerçekleştirilmiş; TNF-α ve IL-6 salınımı ölçülerek immün yanıt potansiyeli belirlenmiştir. Bulgular, SSPI'nin her iki formunun da toksik veya alerjenik risk oluşturmadığını göstermiştir. Bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri değerlendirmek amacıyla, diferansiye olmuş Caco-2 hücreleri kullanılarak transepitel bir hücre kültürü sistemi oluşturulmuştur. LPS ve sitokin kokteyli ile geçirgenlik bozulmuş, ardından sindirilmiş SSPI uygulamaları yapılmıştır. TEER ölçümleri ve sıkı bağlantı genlerinin (Occludin, ZO-1, Claudin-1) ekspresyon analizleri, SSPI'nin bariyer fonksiyonunu destekleyici yönde etkiler sağladığını ortaya koymuştur. Bu çalışma, SSPI'nin biyolojik güvenliğini ve bağırsak sağlığı açısından taşıdığı fonksiyonel potansiyeli göstererek, onu gelecekte fonksiyonel gıdalarda değerlendirmeye yönelik bilimsel bir temel sunmaktadır. Elde edilen veriler, SSPI'nin sindirim sonrası da etkili olabildiğini ve bozulmuş bağırsak geçirgenliği gibi inflamatuar durumlara karşı epitel bariyeri güçlendirebildiğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda, SSPI yalnızca bir alternatif protein kaynağı değil, aynı zamanda bağırsak bütünlüğünü destekleyici biyoaktif bir bileşen olarak da değerlendirilme potansiyeline sahiptir. Ayrıca, bu çalışma, korunga gibi alternatif bitkisel kaynakların insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran sınırlı sayıdaki çalışmalardan biri olarak literatürde önemli bir boşluğu doldurmakta ve SSPI'nin nutrasötik ve fonksiyonel ürün geliştirme süreçlerinde dikkate alınabilecek güvenli bir aday olduğunu göstermektedir.Master Thesis Bacterial Cellulose Production With Gluconoacetobacter Xylinus From Hazelnut Waste(01. Izmir Institute of Technology, 2024) Gazioğlu, Metehan; Frary, Anne; Büyükkileci, Ali OğuzBakteriyel selüloz (BC), biyomedikal, kozmetik ve elektronik gibi birçok endüstriyel alanda önemli potansiyele sahip doğal bir biyopolimerdir. BC'nin özellikleri arasında yüksek yüzey alanı, sıvı ve gaz geçirgenliği, biyobozunabilirlik ve modifiye edilebilirlik bulunur. Bu çalışmada bakteriyel selüloz üretimi gluconacetobacter xylinus tarafından gerçekleştirilmiştir. BC üretimini optimize etmek için çeşitli çevresel koşullar ve besiyerleri test edilmiştir. Bu çalışmada, fındık kabuklarının asit ve baz kimyasal ön işlemleri ile elde edilen şekerlerin kullanımına odaklanılmıştır. Fındık kabuğunun kimyasal içeriği belirlenmiş ve lignin, selüloz ve hemiselüloz oranları sırasıyla %42,09, %21,84 ve %22,99 olarak bulunmuştur. Bu içerikler, farklı ön işlem yöntemlerinin etkinliğini değer- lendirmek için kullanılmıştır. Fındık kabukları, farklı kimyasallar ile ön işlem- den geçirilmiş ve şeker salınımı açısından değerlendirilmiştir. Alkali ön işlemler, şeker salınımı açısından daha etkili bulunmuştur. Özellikle, %1'lik potasyum hidroksit ve %3'lük sodyum hidroksit ile ön işlem gören numuneler sırasıyla 37,8 ve 39 g/L en yüksek şeker konsantrasyonuna sahip olmuştur. Optimiza-syon çalışmaları kapsamında inokülasyon oranı, pH değeri, gün ve etanol varlığı gibi parametreler incelenmiştir. %10 inokülasyon oranı, 10 gün ve pH 6 ile en yüksek BC verimi elde edilmiştir. Kıyaslanan kültürlere bakıldığında %1 potasyum hidroksit ile ön işlem görmüş sonrasında da besiyeri içerisinde %1'lik etanol bulunan besiyerinde 2369 mg/L' de en çok bakteriyel selüloz üretildiği belirlenmiştir. Farklı kültürlerden alınan bakteriyel selülozlarda etanol ilavesinin su tutma kapasitesini azalttığ görülmüştür. FT-IR sonuçları bütün örneklerin saf olarak elde edildiğini ve yapısal bütünlüğün korunduğu göstermiştir. Bu tez, BC üretimini optimize etmek için gerekli olan koşulları belirlemekte ve fındık kabuklarının sürdürülebilir bir şeker kaynağı olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »
